"Bu yazı, Ayn Rand’ın Atlas Vazgeçti adlı üç ciltlik romanının yalnızca ilk cildini okumuş bir demiryolu profesyonelinin ilk izlenimleridir. Romanın bütününe dair bir değerlendirme değil; ilk cildin zihnimde bıraktığı izlerin kaydıdır."
Bazı meslekler zamanla insanın
yaptığı iş olmaktan çıkar, karakterinin bir parçasına dönüşür.
Demiryolu da böyledir.Mesela bir istasyonda beklerken diğer insanların görmediği şeyleri görmeye başlarsınız. Rayların birbirine yaklaşırken neden hafifçe kıvrıldığını, bir makas değişiminin ne anlama geldiğini, uzaktan gelen lokomotif sesinin hangi yöne ait olduğunu fark edersiniz.
Hareket etmeyen bir yük treninin bile aslında büyük bir hareketin parçası olduğunu bilirsiniz. Bir süre sonra demiryolu yalnızca çalıştığınız sektör olmaz. Dünyaya bakma biçiminize dönüşür.
Belki bu yüzden Ayn Rand'ın Atlas Vazgeçti kitabını okurken yalnızca bir roman okumadım. Sanki uzun zamandır bildiğim ama adını koyamadığım bir duyguyla karşılaştım. Roman boyunca zihnimde sürekli aynı soru dolaştı.
Yazar neden bir banka değil? Neden bir otomobil fabrikası değil? Neden başka herhangi bir sektör değil de rayların üzerinde bu hikayeyi anlatmayı tercih etmişti?
Neden demiryolu? Neden dünyanın yükünü sırtlayan bir demiryolu şirketi?
Sonra fark ettim ki bunun cevabı teknik değil. Sembolik.
Çünkü demiryolu, görünmeyen şeylerin de sektörüdür aynı zamanda…Demiryolu, görünmediği sürece görevini iyi yapıyor demektir. Ta ki bir gün durana kadar...
Hani hayatımızdaki bazı şeylerin yokluğunu en çok eksikliğinde fark ederiz ya…Demiryolu da öyledir işte…
Romanın baş kadın karakteri Dagny Taggart hakkında çok şey söylenebilir.
Güçlü olduğu... Cesur olduğu... Kararlı olduğu...
Bense onu okurken başka bir şey düşündüm.
Liyakatli olduğunu…
Yaptığın işte ehil olmak. Yani bir işi gerçekten bilmek...O işin yükünü taşıyabilecek bilgiye, deneyime ve karaktere sahip olmak...
Belki de gerçek liderliğin ilk şartı budur: Yetkiden önce ehliyet, unvandan önce liyakat. Bir işi yapabilecek liyakate sahip olmak. Sorumluluğun ağırlığını taşıyabilmek.
Dagny konuşarak değil, bilerek yönetiyordu demiryolu şirketini.
Rayları biliyor.
Lokomotifleri biliyor.
İnsanları biliyor.
Sistemi biliyor.
Bir şeyi gerçekten tanıyan insanın sessiz güveni var üzerinde.
Belki de beni en çok etkileyen buydu.
Romanı okurken sık sık düşündüm. Hani demiryolu çoğu insanda romantik bir duygu bırakır ya… Aslında bence demiryolu pek de romantik bir sektör değildir.
Onun dili tonajdır.
Sinyalizasyondur.
Hat kapasitesidir.
Bakımdır.
Dakikliktir.
Hesaptır.
Ama bütün bu teknik dünyanın içinde garip bir şiirsellik de vardır.
Çünkü raylar yalnızca yük taşımaz.
Beklentileri taşır.
Üretimi taşır.
Şehirleri birbirine bağlar.
İnsanların birbirine verdiği sözü taşır.
Bir trenin zamanında varacağına duyulan güveni taşır.
Belki bu yüzden demiryolu yalnızca mühendisliğin konusu değildir.
Medeniyetin de konusudur.
Dagny'nin kadın olması elbette önemli.
Ama beni etkileyen şey bu olmadı.
Beni etkileyen, bunun romanın merkezine yerleştirilmemesiydi.
Kimse onu sürekli kadın olduğu için övmüyor.
Kimse sürekli kadın olduğu için sorgulamıyor.
O yalnızca işini en iyi yapan kişi.
Ne güzel bir şey bu.
Bugün bile zaman zaman "kadın yönetici" tanımını kullanırken, 1957 yılında yazılmış bir romanda bir karakterin sadece yetkinliğiyle var olabilmesi bana düşündürücü geldi.
Belki eşitlik tam da budur.
İnsanların sizi cinsiyetinizle değil, yaptığınız işle hatırlaması.
İlk cildi okurken romanın felsefesinden çok insanların yükünü düşündüm.
Neden bazı insanlar sorumluluğu kendiliğinden üstlenir?
Neden bazıları problem gördüğünde geri çekilirken bazıları tam tersine problemin içine yürür?
Bir sistemi gerçekten ayakta tutan nedir?
Yetki mi?
Makam mı?
Bilgi mi?
Yoksa karakter mi?
Belki de iyi romanların en büyük başarısı burada.
Size cevap vermemeleri.
Sadece doğru soruları sormaları. Sizi bu konuda düşünmeye yönlendirmeleri.
Roman bittikten sonra ilginç bir şey oldu.
Aklımda ne Dagny kaldı.
Ne de diğer karakterler.
Aklımda raylar kaldı.
Bana hep aynı duyguyu veren raylar...
Bir yere gitme ihtimalini...
Kavuşmayı...
Ayrılığı...
Hareketi...
Ve şimdi bir şey daha anlatıyorlar bana.
Sorumluluğu.
Çünkü raylar yarım kalamaz.
Bir yerde koparsa yalnızca orası eksik kalmaz.
Bütün hat etkilenir.
İnsan hayatı da biraz böyledir galiba.
Sorumluluklarımız, seçimlerimiz, vazgeçişlerimiz...
Hepsi görünmeyen raylarla birbirine bağlı.
Henüz ilk cildin sonundayım.
Önümde iki cilt daha var.
Belki roman ilerledikçe bugün hissettiklerimin bir kısmı değişecek.
Belki Ayn Rand'ın dünyasıyla daha çok yakınlaşacağım.
Belki daha çok tartışacağım.
Bilmiyorum.
Ama bugün şunu biliyorum.
Bazı romanlar okunur.
Bazıları ise insanın içinde yaşamaya başlar.
Atlas Vazgeçti benim için şimdilik böyle bir roman.
Belki Dagny Taggart'ı bu kadar yakın hissetmemin nedeni aynı sektörde olmamız değildir.
Belki mesele demiryolu da değildir.
Belki mesele, yaptığı işin ağırlığını omuzlamayı seçen insanların birbirini, aralarında yıllar ve kıtalar olsa bile, sessizce tanıyabilmesidir.
Belki bu yüzden Ayn Rand'ın Atlas Vazgeçti kitabını okurken yalnızca bir roman okumadım. Sanki uzun zamandır bildiğim ama adını koyamadığım bir duyguyla karşılaştım. Roman boyunca zihnimde sürekli aynı soru dolaştı.
Yazar neden bir banka değil? Neden bir otomobil fabrikası değil? Neden başka herhangi bir sektör değil de rayların üzerinde bu hikayeyi anlatmayı tercih etmişti?
Neden demiryolu? Neden dünyanın yükünü sırtlayan bir demiryolu şirketi?
Sonra fark ettim ki bunun cevabı teknik değil. Sembolik.
Çünkü demiryolu, görünmeyen şeylerin de sektörüdür aynı zamanda…Demiryolu, görünmediği sürece görevini iyi yapıyor demektir. Ta ki bir gün durana kadar...
Hani hayatımızdaki bazı şeylerin yokluğunu en çok eksikliğinde fark ederiz ya…Demiryolu da öyledir işte…
Romanın baş kadın karakteri Dagny Taggart hakkında çok şey söylenebilir.
Güçlü olduğu... Cesur olduğu... Kararlı olduğu...
Bense onu okurken başka bir şey düşündüm.
Liyakatli olduğunu…
Yaptığın işte ehil olmak. Yani bir işi gerçekten bilmek...O işin yükünü taşıyabilecek bilgiye, deneyime ve karaktere sahip olmak...
Belki de gerçek liderliğin ilk şartı budur: Yetkiden önce ehliyet, unvandan önce liyakat. Bir işi yapabilecek liyakate sahip olmak. Sorumluluğun ağırlığını taşıyabilmek.
Dagny konuşarak değil, bilerek yönetiyordu demiryolu şirketini.
Rayları biliyor.
Lokomotifleri biliyor.
İnsanları biliyor.
Sistemi biliyor.
Bir şeyi gerçekten tanıyan insanın sessiz güveni var üzerinde.
Belki de beni en çok etkileyen buydu.
Romanı okurken sık sık düşündüm. Hani demiryolu çoğu insanda romantik bir duygu bırakır ya… Aslında bence demiryolu pek de romantik bir sektör değildir.
Onun dili tonajdır.
Sinyalizasyondur.
Hat kapasitesidir.
Bakımdır.
Dakikliktir.
Hesaptır.
Ama bütün bu teknik dünyanın içinde garip bir şiirsellik de vardır.
Çünkü raylar yalnızca yük taşımaz.
Beklentileri taşır.
Üretimi taşır.
Şehirleri birbirine bağlar.
İnsanların birbirine verdiği sözü taşır.
Bir trenin zamanında varacağına duyulan güveni taşır.
Belki bu yüzden demiryolu yalnızca mühendisliğin konusu değildir.
Medeniyetin de konusudur.
Dagny'nin kadın olması elbette önemli.
Ama beni etkileyen şey bu olmadı.
Beni etkileyen, bunun romanın merkezine yerleştirilmemesiydi.
Kimse onu sürekli kadın olduğu için övmüyor.
Kimse sürekli kadın olduğu için sorgulamıyor.
O yalnızca işini en iyi yapan kişi.
Ne güzel bir şey bu.
Bugün bile zaman zaman "kadın yönetici" tanımını kullanırken, 1957 yılında yazılmış bir romanda bir karakterin sadece yetkinliğiyle var olabilmesi bana düşündürücü geldi.
Belki eşitlik tam da budur.
İnsanların sizi cinsiyetinizle değil, yaptığınız işle hatırlaması.
İlk cildi okurken romanın felsefesinden çok insanların yükünü düşündüm.
Neden bazı insanlar sorumluluğu kendiliğinden üstlenir?
Neden bazıları problem gördüğünde geri çekilirken bazıları tam tersine problemin içine yürür?
Bir sistemi gerçekten ayakta tutan nedir?
Yetki mi?
Makam mı?
Bilgi mi?
Yoksa karakter mi?
Belki de iyi romanların en büyük başarısı burada.
Size cevap vermemeleri.
Sadece doğru soruları sormaları. Sizi bu konuda düşünmeye yönlendirmeleri.
Roman bittikten sonra ilginç bir şey oldu.
Aklımda ne Dagny kaldı.
Ne de diğer karakterler.
Aklımda raylar kaldı.
Bana hep aynı duyguyu veren raylar...
Bir yere gitme ihtimalini...
Kavuşmayı...
Ayrılığı...
Hareketi...
Ve şimdi bir şey daha anlatıyorlar bana.
Sorumluluğu.
Çünkü raylar yarım kalamaz.
Bir yerde koparsa yalnızca orası eksik kalmaz.
Bütün hat etkilenir.
İnsan hayatı da biraz böyledir galiba.
Sorumluluklarımız, seçimlerimiz, vazgeçişlerimiz...
Hepsi görünmeyen raylarla birbirine bağlı.
Henüz ilk cildin sonundayım.
Önümde iki cilt daha var.
Belki roman ilerledikçe bugün hissettiklerimin bir kısmı değişecek.
Belki Ayn Rand'ın dünyasıyla daha çok yakınlaşacağım.
Belki daha çok tartışacağım.
Bilmiyorum.
Ama bugün şunu biliyorum.
Bazı romanlar okunur.
Bazıları ise insanın içinde yaşamaya başlar.
Atlas Vazgeçti benim için şimdilik böyle bir roman.
Belki Dagny Taggart'ı bu kadar yakın hissetmemin nedeni aynı sektörde olmamız değildir.
Belki mesele demiryolu da değildir.
Belki mesele, yaptığı işin ağırlığını omuzlamayı seçen insanların birbirini, aralarında yıllar ve kıtalar olsa bile, sessizce tanıyabilmesidir.

Yorumlar
Yorum Gönder