Ana içeriğe atla

Tren, Edebiyat ve Ben...

Hayatımın ilk uzun tren yolculuğunu lise birinci sınıfın yaz tatilinde yaptım. Ananem, büyük teyzem ve ben, Haydarpaşa Garı'ndan Pamukkale Ekspresi'ne binerek Isparta'ya, ananemin çok yakın bir dostunu ziyarete gidiyorduk. O gün bunun yalnızca bir seyahat değil, yıllar sonra bile zihnimde yaşamaya devam edecek bir hatıraya dönüşeceğini elbette bilmiyordum.

 

O yaşlarda bana hem çok uzun hem de fazlasıyla heyecan verici gelen on dört saatlik bir yolculuktu bu. Belki de ilk kez, bir trenle gerçekten tanışıyordum.

Yol boyunca trenin ritmine öyle alışmıştım ki Isparta'ya vardıktan sonraki gün bile hâlâ hareket ediyormuşum gibi hissediyordum kendimi. Sanki bedenim rayların düzenli salınımını unutmamıştı. Bugün geriye dönüp baktığımda, trenin sesini, ritmini ve ruhunu ilk kez o yolculukta hissettiğimi düşünüyorum.

Gece yarısı koltukta yarı uykulu hâlde ilerlerken trenin bazı istasyonlarda uzun uzun beklemesi bana çok ilginç gelmişti. Karanlığın içinden yükselen düdük sesi, peronlarda bekleyen birkaç yolcu, uzaklarda yanıp sönen ışıklar... Camdan dışarı bakıyor; geçtiğimiz şehirleri, küçük kasabaları, tarlaları ve istasyonları merakla izliyordum.

Gece iyice çöktüğünde ise tren camı dışarıyı gösteren bir pencereden çok, kendimi seyrettiğim siyah bir aynaya dönüşüyordu.

Bazı istasyonlarda insanlar yalnızca birkaç saniyeliğine görünen o trene bakıyordu. O an ilk kez şunu hissetmiştim:

Tren, Anadolu'nun birçok yerinde yalnızca bir ulaşım aracı değildi. Hayatın tam ortasından geçen büyük bir olaydı.

Belki de büyük şehirlerde yaşayan bizler bunun farkına kolay varamıyoruz. Oysa Anadolu'da bir trenin gelişi, sesiyle, ışığıyla ve yarattığı hareketle gündelik hayatın doğal bir parçası oluyor. O yaz gecesi, rayların üzerinde ilerlerken bunu yavaş yavaş anlamaya başlamıştım.

İşin en güzel tesadüfü ise yanıma aldığım kitaptı.

Trende okumak için çantama koyduğum kitap Memleketimden İnsan Manzaraları olmuştu. O yıllarda fırsat buldukça edebiyatımızın büyük yazarlarını okumaya çalışıyordum. Bugün dönüp baktığımda ise farkında olmadan o yolculuğun ruhuna en çok yakışan kitabı seçmiş olduğumu düşünüyorum.

Nazım Hikmet denildiğinde zihnimde hep hareket hâlindeki bir memleket canlanır.

Özellikle Memleketimden İnsan Manzaraları, raylar boyunca ilerleyen büyük bir insan hikâyesi gibidir. Yolcular, askerler, işçiler, memurlar, istasyonlarda bekleyen insanlar... Anadolu'nun sesi sanki vagonların içinden geçerek yol alır.

Hele ki Haydarpaşa Garı'ndan başlayan o ilk uzun yolculuğumda, kitabın bazı satırları bulunduğum ana karışmış gibiydi.

"Haydarpaşa Garı'nda
1941 baharında
saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş,
yorgunluk
ve telaş..."

O yaşlarda dizelerin bütün anlam katmanlarını kavrayabiliyor muydum? Sanmıyorum… Ama o kalabalığı, telaşı ve hareketi hissedebiliyordum. Garın içindeki insanlar, vedalaşmalar, bavullar, anonslar... Sanki ben de Nazım Hikmet'in anlattığı o büyük sahnenin küçük bir parçasıydım.

Yıllar geçtikçe fark ettim… Aslında yalnızca Nazım Hikmet değil, Türk edebiyatının birçok yazarı da trenlere hiçbir zaman sadece bir ulaşım aracı olarak bakmamış.

Raylar bazen göçü anlatmış.

Bazen ayrılığı.

Bazen umudu.

Bazen de bilinmeyene doğru çıkılan yolculukları...

Tanpınar'ın şehirlerinde değişen zamanın ritmini, Orhan Kemal'in insanlarında ekmek kavgasını, Yaşar Kemal'in Anadolu'sunda uzaklara duyulan özlemi, Turgut Uyar'ın şiirlerinde gece istasyonlarının yalnızlığını hissederim.

Çünkü tren, edebiyatımızda çoğu zaman insanın içindeki yolculuğun da simgesidir.

Belki de bu yüzden eski bir gar binasının önünden her geçtiğimde aklıma yalnızca raylar ve lokomotifler gelmez.

O trenlere binmiş insanlar gelir.

Vedalar gelir.

Göçler gelir.

Yeni başlangıçlar gelir.

Yarım kalmış hikâyeler gelir.

Sanırım edebiyatın demiryoluyla kurduğu güçlü bağ da tam burada başlıyor.

Çünkü bazı yolculuklarda bir şehirden başka bir şehre giderken, fark etmeden kendi içimizde de uzun bir yolculuğa çıkıyoruz.

Belki de bu yüzden bugün bir tren sesi duyduğumda yalnızca rayları duymuyorum.

Haydarpaşa Garı'nı hatırlıyorum.

Pamukkale Ekspresi'ni...

Ananemi...

Elimdeki Memleketimden İnsan Manzaraları kitabını...

Ve Anadolu'nun gecesine karışan o ilk uzun yolculuğu...

Bazı yolculuklar varış noktasında bitmiyor.

Benimki de galiba hâlâ rayların üzerinde, yeni istasyonlara doğru sessizce devam ediyor...


 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Demiryolu, Bir Tünel, Bir Mühendis…

Takvimler 1927 yılını gösterdiğinde dünyada hayat şimdikinden çok farklı bir şekilde akıyordu… Tüm yeryüzünde 2 milyar insan yaşıyordu ve henüz sadece bir Dünya Savaşı olmuştu. 1927 yılında ülkemizde yapılan ilk genel nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13 milyon 648 bin 270 kişi çıkmıştı. Atatürk Time Dergisi’ne ikinci kez kapak olmuş,   İstanbul Radyosu ilk yayınına Sirkeci’deki Büyük Postane Binası’nın bodrum katında yine bu yıl başlamıştı. Milli mücadeleden bağımsız bir devlet olarak çıkan, tüm yurdu demir ağlarla örmeye kararlı genç Türkiye Cumhuriyeti, “Bir karış fazla şimendifer” parolasıyla art arda demiryolu projelerini hayata geçirmeye başlıyordu. Bu çalışmalar kapsamında çıkarılan bir kanunla, Irmak – Filyos Demiryolu hattının yapımına da 1927’de başlanmış oldu.   Kömüre Giden Demiryolu Özellikle savaş dönemlerinde kömür sıkıntısının çekilmesi, Batı Karadeniz kömürlerine sadece denizden ulaşılması bir demiryolu inşasını zorunlu kılmaktaydı. Demiry...

Ankara Gençlik Parkında Bir Küçük Tren…

İnsanların boş zamanlarını geçirdiği, ailece eğlendiği ve gezdiği mekânların günümüzdeki kadar alternatifi olmadığı devirlerde, Ankara Gençlik Parkı’nın kent sakinleri üzerinde güçlü bir cazibesi ve büyüsü vardı. Ankara’da doğup büyümüş ya da sonradan yerleşmiş olsun çoğu insanın yolunun bir şekilde düştüğü Gençlik Parkı, kim bilir kaç kuşağın anılarında silinmez izler bırakmıştır. Ünlü edebiyatçımız Rıfat Ilgaz “Gençlik Parkı”nı şu mısralarla anlatır; Bütün sokakları bu kentin Gençlik Parkı'na açılır, Bir sevgi ilkyaz sıcaklığında, Bir türkü yükselir uygarlıktan yana, Halktan yana, emekten yana, bilimden yana, Alır karamsarlığımızı götürür, Mavilikte açılır tomurcuk, Bir halı dokunur yurt güzelliğinde, Geleceğin yollarına serilir, Genç dediğin boy atmalı özgürlüğe doğru, Büyümeli yılların kısırlığında böyle dik, Gün ışırken yerini almalı en önde, Gençlik Parkı'nda coşkudan bayrak çekilmeli… Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara, başkent ...

CHESTER PROJESİ

Sanayi Devrimi’nin en büyük simgelerinden biri olan demiryolu Osmanlı İmparatorluğu’na birçok yenilikten daha önce girmiştir. Osmanlı İmparatorluk sınırları içindeki ilk demiryolu, İngilizlerin de teşviki ile Mısır’da İskenderiye – Kahire arasında inşa edilmiştir. Osmanlıyı Avrupa’ya bağlayan ilk demiryolu ise 1888 yazında işletmeye açılmıştır. Avusturya sınırından başlayıp Belgrad, Niş, Sofya ve Edirne’den geçerek İstanbul’a uzanan Şark Demiryolları Osmanlı başkentini artık doğrudan doğruya Viyana, Paris, Berlin ve Calais üzerinden Londra’ya bağlıyordu. Ulaşım, gittiği bölgelerde kültürel, iktisadi, siyasi ve askeri standardizasyona her zaman hizmet etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise isyanların başladığı, ülkenin zayıfladığı bu dönemde Osmanlı Devleti yöneticileri için ulaşım tüm bu özelliklerinin ve etkilerinin yanında “toprak birliğini güvence altına almak” için de en etkili ve öncelikli işlev olarak görülmüştür. Osmanlı demiryollarına yapılan yatırımın %90’ı yabancıy...

Abonelik